Bu sayfadaki yazıları büyütebilmek için tıklayınBu sayfadaki yazıları küçültebilmek için tıklayınBu sayfayı yazıcıya göndermek için tıklayınBu sayfayı favorilerinize eklemek için tıklayınBu yazının kayıtlı olduğu kategoriye gitmek için tıklayınBu yazıda hata veya sormak istediğiniz soru varsa tıklayınBu yazıyı arkadaşınıza tavsiye edebilmek için tıklayınBu yazıyı açık arkaplan koyu yazı formatlarıyla görüntülemek için tıklayınBu yazıyı koyu arkaplan açık yazı formatlarında görüntülemek için tıklayınBu yazıyı sarı arkaplan koyu kırmızı formatında görüntüleyebilmek için tıklayın
Yardım için tıklayın  
   
 

 

       
  HAYR ve ŞER KAVRAMLARI  

Arama:    

 



Hayır ve şerr kavramlarının anlamları üzerine nitelikli bir çalışma 
   

GİRİŞ


Tarih boyunca insanlar,Tanrı’ya inanalar ve inanmayanlar olarak ikiye bölünmüşler ve devamlı mücadele ede gelmişlerdir.İnanmayanlar kainatın dışında hiçbir varlık kabul etmezken,inananlar,değişik şekillerde de olsa, kainattan başka ,bu alemi idare eden güç veya güçlerin varlığını kabul etmişlerdir. İnançsızların kainatın izah ederken birçok güçlüklerle karşılaşmaları gibi, inananların da inançları içerisinde izah edemedikleri problemi olmuştur.


İnsanoğlu yaratılışı icabı meraklı bir varlıktır. Önce kendisini, sonra içinde bulunduğu alemi bütün incelikleriyle anlamaya çalışmıştır. İyi ve kötü nedir? Nasıl doğmuştur? v.s. Zaman içerisinde bu problemlerin cevaplandırılması için gayret edilmiş,”artık bunun cevabı bulundu” denilebilecek meselelerde de problemin varlığı kendini göstermiştir. Geçmişi, bugünü hatta geleceğiyle dünyamıza göz atacak olursak görürüz ki iyiyle kötü, mutlulukla üzüntü, bilgiyle akılsızlık, faziletle fenalık her yerde iç içe girmiş ve karışmıştır.


Hayır ve şerrin bulunduğu mekan kainattır. Allah, kainatı insan için yaratmıştır. İnsan da, Kur’an’ın ifadesiyle ibadet etsin diye yaratılmıştır. İbadet, çok geniş bir manaya gelmektedir. Bazı ayetlerde, insanın, imtihan içinde olduğu beyan edilmiştir. “İmtihan” ile “İbadet” iç içedir. İnsana ibadet mükellefiyetinden önce, kabiliyetler verilmiştir. Böylece insan, teklifin icaplarını yerine getirmeye hazırlanmıştır. İnsanın kabiliyeti çift yönlüdür; hem “Hayra” hem de “Şerre” imkan verir. İnsan bu çift veçhesiyle fiillerini işler. Hadise ve fiillere hayır veya şer gibi bir vasıf verebilmek için, elimizde sağlam bir ölçü olmalıdır. Bu ölçü “Din”dir. Bu ölçüye göre hayır ve şer bir imtihan aracıdır.


LÜGAT VE ISTILAHİ KAVRAMLAR 1.1.


Hayır Kelimesinin Lügat Ve Istılahi Anlamları H.y.r (خ ي ر) sülasi fiilinin mastarı olan ”Hayır” kelimesinin lügatlarda bir çok kalıpta değişik anlamlara geldiğini görüyoruz. Hayır Arapça bir kelime olup şer mukabilidir. Halkın mutlaka rağbet ve muhabbet eylediği nesne, akıl, ilim ve mal gibi cemal olan ve maksada uyan Türkçe’de iyilik, iyi iş, fayda, başa çıkma, muvaffakiyet ve benzeri manalara gelmektedir.[1] Bazı dilciler “hayır ”kelimesinin şeddesiz olarak kullanıldığında fiziki güzellik şeklinde, şeddeli olarak kullanıldığında ise dini ve yaşantı durumunun iyiliğini ifade ettiğini belirtiyorlar. Ama şeddeli veya şeddesiz olarak kullanılmasının manaya zarar vermediğini söyleyenlerde vardır.[2]


Hayrı meşru iş, faydalı, nurlu ve sevaplı amel, halkın rağbet ettiği akıl, ilim, ibadet, adalet, ihsan olarak da tanımlamışlardır.[3] Hayır kelimesinin çoğulu olan ”ahyar” ki ayette[4] bazı peygamberler hakkında övgü sıfatı olarak yer almaktadır. Aynı kökten “hayre (aslı hayyire) kelimesinin çoğulu olan hayrat bir ayette[5] hisan ile birlikte “iyi ve güzel kadınlar” anlamında kullanılırken 9 ayette din ve dünya için faydalı bütün işleri kapsayan bir konumda geçmektedir. Buna göre (الخيرة من النساء) ibaresi; soylu,insanların yanında şerefli,yüzü güzel,ahlakı güzel,doğurduğunda soylu çocuklar doğuran kadın anlamına gelmektedir.[6] (الخير) cömertlik, asalet ve saygınlık anlamlarına da gelmektedir.[7] Bu kelimenin fiil olarak kullanıldığında aldığı birkaç mana da şöyledir. (خار خيرا) bir hayır sahibi olduğu (خار الرجل على غيره غيرا ) adamı bir başkasına tercih etti,üstün tuttu. (خار الشىء)o şeyi seçerek aldı.[8]


Hayır kelimesi ili ilgili olarak buraya kadar alıntılardan çıkaracağımız bir kaç sonuç vardır: Birincisi hayır kelimesinin temel anlamının seçmek ve tercih etmek ile ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Bir şeyi tercih etmek anlamındaki ”ihtiyar” ile yapılan akitlerde muhayyerliği ifade eden “Hıyarü’ş Şart” “Hıyarü’r-Rü’ye” gibi ibareler de aynı kökten gelmektedir.[9] O halde diyebiliriz ki beğenilen, seçilen tercih edilen iyi huyluluk güzellik, atılganlık, soyluluk gibi iyi ve güzel görülen şeyleri ifada etmek için hayır kelimesi ve bu kelimeden türetilen diğer kelimeler kullanılmaktadır. Zebidi "Hayır" kelimesini herkes tarafından bilinen iyilik anlamına gelebilecek. "Ma'ruf" kelimesi ile açıkladıktan sonra yine bu anlama uygun olarak hayrı: "akıl ve adalet gibi herkesin arzuladığı şey"[10] olarak tarif etmektedir. Tabi ki burada şu soru sorulabilir: Acaba her arzu edilen veya bizce iyi görülen şey hayır mıdır? Bu konu hayrı ikiye ayırmak suretiyle cevaplandırılmaya çalışılmıştır. Ragıp Müfredat adlı eserinde şöyle dedi: Hayır iki çeşittir.


a-Mutlak Hayır: Her halde ve herkes için arzu edilen şey.


b-Mukayyet Hayır: Birisi için hayır olup ta bir başkası için şer olan (hayır şey) mesela mal Zeyd için hayır olur da Amr için olmayabilir. İsfehani her ne kadar hayrın bu şekilde mutlak ve izafi diye ikiye ayrıldığını zikretse de o hayrı "akıl, adalet, fazilet ve faydalı olan bir şey gibi her kes tarafından arzu edilendir.[11] şeklinde tarif etmektedir. Bu tarifi ile o asıl hayrın herkes tarafından arzu edilen hayır olduğunu kabul etmektedir ki bu "mutlak hayır"ın tarifi olmaktadır. Bu konuda bir başka değişik görüşe Razi'nin Tefsir-i Kebirinde rastlamaktayız Ona göre mutlak hayır, sırf fayda olan, devamlı olan saygı ve tazimle iç içe olandır. Bu dört kayıt ahiretle ilgili hayırlarda mevcut olup dünyanın hayırlarında yoktur. Araf 188'de geçen hayırdan murat: (dünya menfaat ve malını toplayıp afet zararlarını defetmektir denilmiştir. Buna göre (hayr) tabirinin içine bolluk, kıtlık, kar ve kazanç kabilinden her şey girmektedir.[12] Nitekim "insan hayır sevgisine çok düşkündür"[13] mealindeki ayette hayır bütün tefsirlerde mal kelimesiyle karşılanmıştır. Hz. Süleyman'ın cins atlara olan düşkünlüğü de hayır sevgisi diye ifade edilmiştir.[14] Taberi bu ayeti açıklarken “Araplar ata hayır derlerdi. Aynı şekilde malı da hayır diye adlandırırlardı” der. Netice itibariyle anlıyoruz ki: "hayır" kelimesi hem davranış hem de fiziki güzelliği ifada etmede kullanılan bir sözcüktür. Yani o hem ahlaki değerleri, hem de estetik değerleri ifâde etmede kullanılan bir kelimedir. Sözlükte "iyi olmak, iyilik etmek, üstün olmak, üstün kılmak" gibi anlamlara gelen hayır kökünden mastar -isim olup "iyi" yahut "iyilik" manasında ve şerrin karşıtı olarak kullanılmıştır. 1.2. Şer Kelimesinin Lügat ve Istılahi Anlamları Şer, Hayr’ın zıttıdır. Şer (شر) fiilinin mastandır. Dilde zulüm, fesat ve çok kötülük manasınadır. "Şer" kelimesinin değişik kalıplardaki bir kaç anlamı şöyledir.(رجل شرير) Çok şerli adam. Gençlerin hırslı ve ateşliliği (الشر شرة الشباب)ayıp, kusur (شرير البحر) deniz sahili (الشران) sulak yerlerde yaşayan Arapların "eza" dedikleri ve insanın yüzüne ısrarla konan ısırmayan sinek.[15] Fiil olarak kullanıldığında aldığı anlamlardan bazıları da şöyledir, elbiseyi güneşe serdim. (شررت الثوب) eti ve tuzu kurumak üzere serdim. (شررت الملح والحم) falancalar falanı kovdular tecrit ettiler.(شاره فلا ن) falanca onu tartakladı ona saldırdı. (اشررت الشيء) o şeyi veya işi ortaya çıkardım, izhar ettim. Buna ilaveten "şer", (kötülük, zulüm, fesat.) mecazen; iblis ateşli bir hastalık olan humma ve fakirlik anlamlarına gelmektedir.[16] Dilciler nefretle bakışlara da şerli bakış tabirini kullanmışlardır. Şer Kur'an-ı Kerim'de edna (en aşağı, en değersiz)[17], Sû' (kötü çirkin)[18], Seyyie (kötülük, günah)[19], İsm (günah)[20], Durr (zarar)[21] Fitne (bela, darlık).[22] En kötüsü "daha kötü" anlamında ism olarak kullanılmıştır.[23]Allah Teala azaba şer adını verdi,[24] çünkü azap, gören için bir eziyet ve ona göre bir kötülüktür. Bu Cenabı Hakkın tıpkı Kur'an'da azabı "seyyie" diye adlandırması gibidir[25] Birbirinden farklı gibi görünen bütün bu anlamların bize göre ortak özelliği aşırılık ve ısrar anlamını içermiş olmalarıdır. Bir işi yada bir şeyi ortaya çıkarmak sürekli bir çabayı gerektirir ki bu da ısrar anlamı içerir. Yine kovmak, uzaklaştırmak ve saldırmak eylemlerinde de aşırılık anlamı yatmaktadır. Eti, tuzu, elbiseyi güneşe sermek suretiyle onları güneşin yakıcı ışığı altına bırakarak kurumalarını sağlama işinde de böyle bir mana yatmaktadır. İnsanların yüzüne ısrarla gelen sineğe de aynı kökten türetilen "şurran" adı veriliyor. Deniz kıyısına "şerirul Bahr" denilmesi de dikkat çekici bir husustur. Bilindiği gibi deniz dalgaları deniz kıyısına aralıklarla, fakat sürekli çarpar. Gençlerin hırs ve arzuları da bu anlamı içermektedir. Kötülük, zulüm, fesat gibi kavramlar da bünyesinde aşırılık anlamı taşımaktadır.


 


[1] Namık Çakı,Büyük Felsefe Lügatı,Cumhuriyet Mat.,İst,1954, C.1,292


[2] Muhammed Murtaza Ez-Zebidi ,Tacül-Arus min Cevahiril Kamus,Beyrut,1968,II,194.


[3] Abdullah Yağın, Abdulkadir Badıllı, İlhami Çelik, Osmanlıca Türkçe Büyük Lügat, Türdav yay, Ekim 1995, s.343


[4] Sad,38/ 47-48


[5] Rahman,55/70


[6] İbn Manzur,Lisanü’l–Arab,Beyrut,1968,II,264.


[7] İbn Manzur, a.g.e II,267


[8] İbn Manzur ,a.g.e,II,267


[9] Zebidi,a.g.e,II,276


[10] Zebidi a.g.e, II,276


[11] Ragıb El-Isfahani, el-Mufredat, Nşr. Dar’u Kahraman,İst.,1986, s.231


[12] Fahruddin Er-Razi Ebu Abdillah Muhammed bin Ömer, Mefatihul Gayb, Tefsilur Kebir, Çev. Suat Yıldırım ve bsk., Ankara, 1993, Akçağ Yay. C:II, s. 273


[13] Sad, 38/32


[14] İbn Manzur, a.g.e.,14,401-402


[15] İbni Manzur, a.g.e., IV, 401


[16] Zebidi, a.g.e., III,294


[17] Bakara 2/61


[18] Ali İmran, 3/30, Araf, 7/188


[19] Kasas, 28/84


[20] Ali İmran, 3/178


[21] Enam, 6/17, Yunus 10/107


[22] Hac, 22/11


[23] Mustafa Çağrıcı, Hayır mad. TDV İslam Ans.C.XVII,s.45


[24] Yunus, 10/11


[25] Ra’d, 86/6, Şura, 96/40


 


TARİHİ SÜREÇ İÇERİSİNDE HAYIR VE ŞER ANLAYIŞI


2.1. CAHİLİYE DÖNEMİNDE


İlk insan, ilk peygamber Hz. Adem (a.s.)'la beraber Cenabı Hak emir ve nehiylerini insanlara göndermiştir. Her dönemde inananlar olduğu gibi inanmayanlar da doğal olarak mevcut olmuştur. Hz. İsa'nın vefatından sonra insanlık bir fetret devrine girmiş ilahi yoldan sapmışlardır. Cahiliye döneminde kavimlerinin Hz. İbrahim'in dinini terk etmelerinden yakınan ve onların yaptıklarını onaylamayan bir kaç kişinin varlığı bilinmektedir. Bunlara hanif denmektedir.[1]


Allah, melek ve cin inançlarına sahip olmakla birlikte, cahiliye dönemindeki Araplar bu inançlarına şirk karıştırmışlardır. Onlar, gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan gökten su indiren Allah'a inanıyorlardı.[2] Ama aynı zamanda putlara tapıyor, onları Allah ve kendi aralarında bir aracı ve Allah katında şefaatçiler olarak kabul ediyorlardı.[3] Putperestlik dediğimiz puta tapıcılık öylesine yaygındı ki, Kabe'nin içerisinde bulunan 360 putun yanında her kabileye her eve, hatta her şahsa ait putlara sahiptiler.[4] İbn Hişam, Amr Bin Duhayy isminde birinin Mekke'de putlara ibadet edenlere bunların neler olduğunu sorduğunda şöyle cevap verdiklerin haber veriyor:"Bunlar ibadet ettiğimiz bir takım putlardır ki onlardan yağmur isteriz bize yağmur yağdırırlar, onlardan yardım isteriz bize yardım ederler" Cahiliye döneminde bir anlaşmazlığı çözmek, bir nesebi belirlemek, tasarlanan bir işin yapılıp yapılmayacağına karar vermek için Kabe'de bulunan Hübel putunun yanındaki fal oklarını çekmek bir adet halinde idi. Üzerinde "Evet, hayır, sizdendir, sizden değildir" gibi ibarelerin yazılı olduğu fal okları bu gibi durumlarda onlar için bir yol gösterici durumunda idi. Böylece onlar şanslarına çıkan bu okların sonuçlarını kabul edip ona göre hareket ederlerdi. Müşrik Araplar meleklerin Allah'ın kızları olduğuna inanırlardı.[5]


Cinleri ise ateşten yada havadan yaratılmış hayır ve şer işleri yapmaya muktedir varlıklar olarak görürlerdi. Bu sebeple onların teveccühünü kazanmak, saygı göstermek ve onlara ibadet etmek icap ederdi.[6] Aktarmaya çalıştığımız bütün bu hususların onların hayır ve şer, iyi ve kötü telakkilerinde etkili olduğunu söylemenin yanlış bir çıkarım olmayacağı kanaatindeyiz.


Cahiliye dönemi Arapların iyi ve kötü anlayışlarını belirleyen diğer bir hususun da kabile asabiyeti olduğunu söyleyebiliriz. Araplarda kavmiyetçilik belirgin bir özelliktir. Kabileye bağlılık onlar için çok önemliydi. Kabile fertleri ister zalim ister mazlum olsun mutlaka birbirine yardım ederdi.


İşte bu durum onların aşın derecede atalarına bağlanmasını da beraberinde getirmiştir. Hz. Muhammed'in (SAV) söylediklerini iyi ve kötü, doğru ve yanlış olduğuna bakmadan atalarının inanç ve geleneklerine uymadığı için reddediyorlardı Bir defasında Ebu Talib'e gelerek şöyle demişlerdir:" Ey Ebu Talip! Yaşın, konumun ve şerefin itibariyle içimizde bir yerin var ise de biz kardeşinin oğlunu bu halde bırakmayız, hatta onu yok ederiz. Yada ilahlarımızı kötülemek,atalarımıza sövmek ve dinimizi ayıplamak gibi ortaya attığı şeylerden vazgeçer".[7]


Cenabı hak onların bu durumunu Kuran'da şöyle ifade etmektedir:" Onlara(Müşriklere) Allah'ın indirdiğine uyun dendiği zaman: Hayır! Biz atalarımızı üzerende bulduğumuz yola uyarız dediler. Ya ataları anlamamış doğruyu da bulamamış idiyseler."[8] Böylece onların körü körüne bir inanış içinde oldukları gözler önüne serilmektedir. Bu saydıklarımızın yanında cahiliye Araplarının kadın ve şaraba düşkünlüğünü aşırı mal ve evlat sevgisinin (erkek evlat), zenginlerin şerefli ve asil, yoksulların ve kölelerin nasıl aşağılandığını uzun uzadıya izah etmeye gerek olmadığını söyleyebiliriz.


Cahiliye Araplarının erkek evlat sevgisi konusunda kız çocuklarını diri diri toprağa gömdükleri tarihi bir vakıadır. Bu konuda Hz. Ömer'in cahiliye döneminin o manzarasını en güzel bir şekilde tasvir eden bizlere anlatan şu sözü herkes tarafından bilinmektedir. Hz. Ömer'i o dönemde yaşadığı iki hadise hatırına geldiği zaman ağlatan ve güldüren olaydır. Ağlatan hadisede kız çocuğunun diri diri toprağa gömerken o cıvıl cıvıl yavrunun babasının merhamet damarlarının harekete geçirecek katı kalbini yumuşatacak, şefkat kanatlarının açılmasına sebep olacak bir çaba içine girdiğini fakat bunların bir fayda temin etmediğini toprağa diri diri gömülmesinden anlaşılmaktadır. İkinci hadisede yola çıkıldığı zaman tapmak için, helvadan putlar yapıldığını yolculuk esnasında bunlara tapıldığını, acıktıkları zaman da kendi elleriyle yaptıkları ve taptıkları bu putların kolunu ve kafasını kopartarak yiyip karınlarını doyurdukları olayıdır. Bu da cahiliye dönemindeki Arapların ne kadar zavallı ve acınacak durumda olduklarının bir göstergesidir


Kısaca anlatılmaya çalışıldığı gibi bu olaylar, cahiliye Araplarının iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye algıladıkları şeylerin kaynağı hakkında yeterince aydınlatacak mahiyettedir. Onlarda "İyi ve Kötü, Doğru, Yanlış" tutarlı ve nazari bir temele sahip değildi. İyi ve kötü, hayır ve şer, doğru ve yanlış telakkilerinin kaynağı çoğu zaman yukarıda saydığımız dünya metalarından bazen kadın, şarap, mal ve evlat sevgisi gibi dünyevi şeyler; bazen tapındıkları putlar ve tahrif olmuş inançları bazen da kavmiyetçilik ve kabilecilik ruhu olmuştur.


Bu anlatılanlardan onların tamamen insanlıktan çıkmış bütün ahlaki değerlerden yoksun medeniyetten uzak oldukları sonucu da çıkarılmamalıdır. Cahiliye döneminde hırsızın elinin kesilmesi yol kesenlerin asılması, zina yapanın öldürülmesi, kısas ve diyet, gibi birtakım cezaların varlığından söz edilmesi en azından bu hususların onlar tarafından kötü görüldüğüne işarettir. Onların yanında cömertlik, şecaat, cesaret, doğru sözlülük ve vefa gibi bir takım ahlaki erdemlere sahip olmanın iyi sayıldığını övgüye layık hasletler olduğunu da görmekteyiz; Nitekim Hz. Peygamberin daha peygamber olmadan müşrikler arasında, “Muhammedül Emin” lakabıyla bilinmesi ve onlar tarafından güvenilir kişi diye isimlendirilmesi de bu hususu destekler mahiyettedir. Ancak bunlar arzu edilen düzeyde düzenli, herkes için geçerli bir hukuk sistemi içerisinde yapılıyor değildi. Bunlar şehirden şehire, köyden köye, hatta kabileden kabileye değişiklik arz ediyordu.


NOT:ARAFAT DEMİR'İN "HADİSLERDE HAYR VE ŞER KAVRAMI ADLI TEZİNDEN ALINTIDIR.2005


 


[1] İbn İshak, Siretü İbn İshak thk Muhammed Hamidullah, Konya, 1981,s.95


[2] Ankebut, 29/ 61-63


[3] Yusuf, 12/18


[4] Neşet Çağatay, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, A.Ü.İlh. Fak. Yay.4. Bsk. Ankara,1982 s.102-103


[5] İsra 17/40


[6] Çağatay, a.g.e., S. 103


[7] İbn. İshak, a.g.e. S.135


[8] Bakara, 2/170

   
Bu Yazı Hakkında
Bu Yazı 17.11.2005 11:33:21 tarihinde siteye eklendi ve Temel Kavramlar kategorisinde 3019 kez okundu.

Bu Yazıyı yazıcıdan çıktı almak için tıklayın.
Bu Yazının kayıtlı olduğu Temel Kavramlar kategorisine gitmek için tıklayın.
Bu Yazıda veya sayfada hata varsa lütfen bize bildirmek için tıklayın
 
     
 
Okuduğunuz yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Kur'an Nesli alıntıladığı tüm yazıları hiçbir ticari kaygı gütmeksizin bilginin paylaşılması maksadıyla sizlere sunmaktadır..
KURANNESLI.info - 2005